Sinema

Cannes Film Festivaline “Yol”; Yılmaz Güney!

Türk sinema tarihinde yalnızca çok yakışıklı jönlere başrol verilmesine karşı çıktığı için kendi tekelini oluşturan, kendi ülkesinde onlarca davadan yargılanıp cezaevinde mahkumken yazdığı senaryolar ve çektiği filmlerle en prestijli Cannes Film Festivalinde Altın Palmiye ödülünü kazanan sahnede kaldırdığı yumruğuyla aslında tüm hayatını özetleyen Çirkin Kral‘ın aramızdan ayrılışının yıl dönümünde Yılmaz Güney‘i saygıyla anıyoruz.\r\n\r\nKimdir; Çirkin Kral:\r\n\r\nGenç yaşta aramızdan ayrılmasına rağmen, filmleri, asi ruhu ve siyasi görüşleriyle, ardında unutulmaz bir yaşam öyküsü bıraktı. Kısacası bu dev sinema adamının kendi hayatı da sinema filmi gibi geçti.\r\n\r\nYılmaz Güney’i kısaca tanımlamak gerekirse onun yönetmen, sinema oyuncusu, senarist ve öykü yazarı kimliklerini ön plana çıkarabiliriz. Özellikle “Çirkin Kral” dönemi sonrasında çektiği, yurt içi ve yurt dışında tanınmasını sağlayan Cannes ödüllüYol“, “Sürü”, “Umut” gibi filmleriyle zirveyi görmüştür.\r\n\r\nSinema ve yazın hayatının en verimli senelerini cezaevlerinde geçiren Güney’in sanat hayatını sayılarla ifade edecek olursak ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor: 104 filmde başrol oynadı. 24 filmi kendi yönetti. 50 filmin senaryosunu yazdı, 6 filmin senaryosuna yardım etti. Tüm bunları topladığımız zaman Yılmaz Güney’in emeği geçtiği 111 film var. Güney, Türk sinemasına 1958-1983 yılları arasında çeyrek yüzyıl boyunca, katkıda bulundu.\r\n\r\n1 Nisan 1937 senesinde dünyaya gelen Yılmaz Güney’in asıl adı Yılmaz Pütün’dür. Kendi ifadesiyle “Pütün”; kırılması zor, sert bir meyve çekirdeği anlamında kullanılıyor. Güney, topraksız bir köylü ailenin iki çocuğundan biri olarak Adana‘nın Yenice köyünde dünyaya geldi. Babası Siverekli Zaza, annesi ise Vartolu bir Kürt’tü. Dindar bir kadın olan annesi okuma yazma bilmiyordu. Babası ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Yılmaz Güney, 1976’da, kendisi Kayseri Cezaevi’ndeyken ölen babasının mezarını hiç göremedi.\r\n\r\nÇalışma serüveni 9 yaşında başladı. İlk işi dana gütmekti. Pamuk işçiliğinden çobanlığa, simitçilikten kuryeliğe kadar birçok işle uğraştı. Lise’yi doğduğu kentte okudu. Bu dönemde Doruk adında bir sanat dergisi hazırlıyordu.\r\n\r\nAyrıca yine o yıllarda bisikletiyle sinemadan sinemaya 16 milimetrelik film bobinleri taşıyarak sinema sektörüne ilk adımını attı. Sanata olan merakı sebebiyle çeşitli hikâyeler yazıyordu. 1955’te kaleme aldığı “3 Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle takibata uğradı ve hakkında dava açıldı.\r\n\r\n1959 yılında, Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı “Bu Vatanın Çocukları” ve “Alageyik” isimli filmlerin hem senaryosunu yazdı, hem de bu filmlerde rol aldı. Bunun dışında “Karacaoğlan’ın Karasevdası”nda da yönetmen yardımcılığı görevini üstlendi.\r\n\r\nTüm bunlar olurken 1961 yılında, 1955’ten beri süren takibat ve mahkeme sonuçlandı ve başlangıçta 7,5 yıl ağır hapis ve 2,5 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. Temyiz mahkemesinin kararı bozmasıyla yeniden görülen mahkeme sonucu cezası 1,5 yıl ağır hapis ve 6 ay sürgün cezasına çevrildi. Üniversite eğitimi de işte bu yüzden yarım kaldı.\r\n\r\nBu noktadan sonra hayatının nasıl bir yön aldığını Güney şöyle ifade ediyor: “Önümdeki tek yol, kendimi hayatın okulunda, hayatın kabul ettiği ve dayattığı öğretmenler aracılığı ile eğitmekti. Öyle yaptım… Kitaplar, sinema, iş, cezaevi, acımasızlık, hayatın katı kuralları, toplumsal baskılar, kahpelikler, yiğitler… Karşılaştığım zorlukları yenmek için direnmek ve kararlılık… Öğretmenlerimden biri zor’dur…”\r\n\r\n1963 yılında tekrar kaldığı yerden devam eden Yılmaz Güney, o dönemde daha çok macera filmleri çekti. İlk filmi olan -senaryosunu yazdığı ve başrolünde oynadığı- “İkisi de Cesurdu“da bundan sonraki filmlerinin ana malzemesi haline getireceği “kabadayı hayatının” temellerini attı.\r\n\r\nFilmlerinde ezilen, hor görülen bir Anadolu çocuğunun otoriteye başkaldırısını işledi. “Çirkin Kral” lakabını aldığı bu dönemde en önemli çalışması, Lütfü Akad’ın yönettiği ve kendisinin yazdığı bir film olan “Hudutların Kanunu” oldu. “Çirkin Kral” olarak nam saldığı bu yıllarda oyunculuğunu geliştiren Yılmaz Güney, abartısız ve yalın oyunculuk anlayışı sayesinde Türk sinemasına yeni bir soluk getirdi.\r\n\r\nGüney, 1972 yılının 16 Mart’ında “devrimcilere yardım ve yataklık yaptığı” gerekçesiyle 10 yıl ağır hapis ve sürgün cezasına çarptırıldı. İçeride kaldığı zaman zarfında sinema ve sanat ile ilgili düşüncelerini; şiir ve öykülerini o dönem üretmeye başladığı Güney dergisinde yayınladı. Ecevit hükümetinin 1974’teki genel affı sayesinde serbest bırakıldı.\r\n\r\nSerbest kaldığı yıl “Arkadaş” filmini çekti. Yine aynı yıl Eylül ayında Endişe adlı filmi çekerken Yumurtalık ilçesindeki bir gazinoda ilçe yargıcı Sefa Mutlu’yu tabancayla vurarak öldürmekten tutuklandı ve 25 Ekim’de Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde başlayan yargılamaların sonucu 13 Temmuz 1976’da 19 yıl hapis cezasına çarptırıldı.\r\n\r\nBu cinayeti Yılmaz Güney’in gerçekten işleyip işlemediği hâlâ tartışılagelen bir konudur. Görgü tanıklarının olay hakkındaki ifadeleri birbirleriyle çelişiyordu. Güney’in, bu davanın duruşması sırasında verdiği ifadede sarf ettiği şu sözler ise oldukça düşündürücüdür: “İnanıyorum ki hakim Sefa Mutlu’yu benim vurmadığımı sizler de biliyorsunuz. Fakat eliniz mecburdur. Bu koşullarda objektif davranmanız mümkün olmayacaktır. Bu karşılaştığım ilk haksızlık değildir. Son haksızlık da olmayacaktır. Saygılarımla…“\r\n\r\nCezaevinde sinemayla olan ilişkisi devam etti. Bu dönemde senaryosunu yazdığı “Sürü“, Zeki Ökten tarafından; yurt içi ve yurt dışında büyük ilgi gören “Yol” ise Şerif Gören tarafından filme çekildi. “Yol” filmi daha sonra 1982 yılında düzenlenen Cannes Film Festivali’nde “Altın Palmiye” ödülünü kazandı.\r\n\r\nSanatçı, cezaevindeyken çıkardığı dergi 13. sayıdan itibaren ülkede ilan edilen sıkıyönetim sonucunda kapatıldı ve hakkında yazdıklarından ötürü 10 ayrı dava açıldı. Suçunun komünizm propagandası yapmak, milli duyguları zayıflatmak, halkı suç işlemeye teşvik etmek, suç sayılan fiileri övmek ve devletin içte ve dışta itibarını sarsmak olduğu iddia edildi. İstenen ceza toplamı 100 yıl idi.\r\n\r\n1981 sonbaharına kadar yaklaşık 12 yılını, ikisi yarı-açık olmak üzere on beş cezaevinde geçirdi. 1981 Ekim’inde izinli olarak çıktığı Isparta Yarı-açık Cezaevi’ne bir daha dönmeyerek geri kalan yaşamını yurt dışında sürdürdü.\r\n\r\nTürkiye’den ayrıldıktan sonraki aylarda, hakkında açılan üç dava sonuçlandı ve toplam 20 yıl ağır hapis, 7 yıla yakın da sürgün cezası alması için hüküm verildi.\r\n\r\nFransa’da geçirdiği süre zarfında Cannes’da ödül aldığı “Yol” filminin kurgusunu tekrar yaptı. 1983’te, bir hapishanede yaşananları anlattığı ve Fransız hükümetinin de desteğini alarak senaryosunu yazıp yönettiği Duvar (Le Mur) filmini çekti.\r\n\r\nCezaevinden firar ettikten sonra “ülkene dön” çağrılarına uymadığı için 1983’te Türk vatandaşlığından çıkartılan Güney, ölümünden yıllar sonra, 1993 yılında tekrar vatandaşlığa alındı.\r\n\r\n1984’te mide kanserinden vefat eden Güney, son yıllarını Paris’te geçirdi. Mezarı da, Paris’teki Père Lachaise Mezarlığı’nda bulunuyor.